You are here

HİNTLİLİERDE DÜNYADAN KURTULMANIN KEYFİYET VE YOLU

Ebu Reyhan Muhammed bin Ahmet el-Beyruni

Journal Name:

Publication Year:

Author NameUniversity of AuthorFaculty of Author
Abstract (Original Language): 
Günümüz dinleri arasında Hinduizm, mistik egilimin en güçlü oldugu ve bünyesinde farklı mistik görüsleri barındıran bir din olarak dikkati çeker. M. Eliade’nin hocası S. N. Dasgupta, Hint mistik ekollerini Veda ilahileri, Upanisadlar, Budist Vinaya metinleri, Bhagavad-gita ve Yoga sutralardan kaynaklanan bes farklı okul olarak tanımlar. Bunlardan Veda ilahilerinde ortaya konan kurban mistisizmi, günümüzde büyük oranda önemini yitirmistir. Vinaya-Pitaka metinlerine dayanan nirvana odaklı mistik düsünce ise, Budizm’in farklı kültürlerde yayılmasının dogal bir sonucu olarak kendi içinde çesitlenmis ve hepsinden önemlisi, ayrı bir dinsel gelenegin/ geleneklerin mistik egilimleri haline gelmistir. Diger Hint mistik okulları da Sankara’nın Advaita ve Ramanuja’nın Dvaita felsefelerine baglı olarak, farklılıkları kadar ortak noktaları da fazla olan iki ekole indirgenmistir. Dolayısıyla biz, bugün için iki farklı Hint mistik düsüncesinden söz edebiliriz. Bunlar, ruhun bedendeki halini tutsaklık olarak tanımlama ve bir an önce bundan kurtulmak gerektigi konusunda hemfikirdir. Aynı sekilde onlara göre nihai kurtulus, ruhun, zaman ve mekânla ilgili sınırlamaları asması ve nedensellik zincirinin kırılması demektir. Bununla birlikte, Tanrı ve ruhun mahiyetleri, ikisi arasındaki iliski, kurtulus yolu ve yapısı gibi temel konularda ise adı geçen iki ekol arasında önemli görüs farklılıkları söz konusudur. Örnegin, Advaita düsüncesinde kurtulus, ――――――――― * Bu yazı, tarafımızdan Türkçeye tercümesi yapılan ve yayım asamasında bulunan yazarın Kitabu’t- Tahkiku Ma li’l-Hind Min Makuletin Makbuletin Fi’l-Akl ev Merzule, (Tah. Edward Sachau, Londra- 1887, s-33-43) isimli eserinin, VII. Bölümünün yorumlu çevirisidir. ** Prof. Dr., Dokuz Eylül Üniversitesi, &lahiyat Fakültesi. Mevlânâ Düşüncesi Araştırmaları Derneği  102 hiçbir zaman Tanrıya duyulan muhabbet sonucunda O’nda fena bulma olarak anlasılmamıstır. Çünkü orada insanları, dini emir ve yasaklara uyup uymadıklarına göre karsılık veren bir Zât (Tanrı) fikri yoktur. Burada amaç, sonsuz varlık (Brahman) ile zaman, mekân ve maddeye baglı varlık (Atman) arasındaki özdesligin kavranılmasıdır. Bu da daimi tefekkür sonucu elde edilen sezgisel bilgi ile mümkündür. Ramanuja‘ya göre ise, varlıklar, fenomenler âlemi, sonsuz ruhlar âlemi ve bu ikisinin kaynagı ve rabbi olan Tanrı olmak üzere üç kısma ayrılır. Bu Tanrı, Upanisadların Evrensel Ruh olarak tanımladıgı Brahman’dan farklıdır. Çünkü o, bütün sonsuz özlerin (bireysel ruhların) toplamı oldugu için ruhlar kategorisinde yer alır. Hâlbuki Ramanuja’ya göre nihai kurtulus, ruhun kendi ölümsüzlügünü idrâk etmesinden daha fazla bir seydir. Çünkü Tanrı, sadece âlemin ruhu degil, zaman ve mekân sınırlamalarının ötesinde bir Zât’tır. Yani insani özelliklere sahip bir varlıktır. Bu nedenle ona gösterilecek sevgi ve hürmet, her türlü eylemin önünde yer alır. Hatta bu, eylemlerin Tanrı tarafından makbul olusunun da ön sartıdır. Advaita ekolü, gerek soyut ve tanımlanması zor Tanrı ve maya algısı gerekse sezgisel bilginin elde edilebilmesi için önerdigi mistik yolun uygulama zorlugundan ötürü Hint toplumunda genel kabul görmemis, daha ziyade elit bir grubun kurtulus yolu olarak kalmıstır. Buna karsılık Ramanuja düsüncesinden kaynaklanan mistik anlayıs ise, özellikle insanların her türlü eylemine karsılık veren insan biçimli Tanrı algısı ve önerdigi bhakti (Tanrıya karsı muhabbet ve samimiyet) yolunun kolay ve etkili olmasından ötürü Hindular arasında daha yaygınlasmıstır. Süphesiz bunda Gita’nın ve Yoga Sutranın, Upanisadların aksine her sınıftan Hindu tarafından okunabilir ve ögrenilebilir olusunun da payı büyüktür. Üstelik bu, bilhassa Tanrı anlayısı ve ona kavusmak için önerdigi yol bakımından &slam’daki sufi düsünceyle büyük ölçüde örtüsen bir anlayıstır. &slam tasavvufunda etkili olan Hint mistik düsüncesi de daha ziyade budur. Asagıda yorumsal bir çeviriyle tercümesini sundugumuz yazıda Beyruni, büyük ölçüde bu gelenegin mistik görüslerini ele almakta ve onu Antik Yunan ve &slam’daki benzer görüslerle karsılastırmaktadır. *** Hintlilere göre ruh, varlıgın gerçek bilgisinden yoksun oldugu için bedende tutsaktır. Onu özgürlestirecek bilgi, âlemdeki her seyi hem genel (külli) hem de özel (cüz’i) nitelikleriyle kavramaya imkân veren, gereksiz genellemelere ihtiyaç bırakmayan ve bütün süpheleri gideren yakini bilgidir. Ruh, varlıkları lâyıkıyla tanıyıp onları birbirinden ayırınca, kendinin ebedi, maddenin ise degisken ve geçici oldugunu ve onun muhtelif sekiller aldıgını idrâk eder. Bu noktada o, maddeyi terk eder ve ondan müstagni hale gelir. Zira o ana kadar hayır ve lezzet saydıgı her seyin aslında kötü ve ızdırap verici oldugunu anlamıstır. Sonunda her türlü dünyevi eylem biter, madde ve ruh birbirinden ayrılır. Ruh da aslına geri döner, özgürlesir. Patanjali, Yoga-sutra isimli eserinde bu durumu söyle tanımlar: “Kisi, düsüncesini tamamen Tanrıya yogunlastırınca, daha önceden mesgul oldugu her seyi yeni Sûfî Araştırmaları - Sufi Studies SAYI 6    103  bir gözle görmeye baslar. Tanrı’yı arzulayan kimse, istisnasız her seyi sever ve bütün varlıkların hayrını diler. Dahası o, alıp verdigi nefes dısında kendisine ait hiçbir seyin bulunmadıgını anlar. Bu dereceye ulasan kimsenin ruhsal gücü, bedensel gücüne üstün gelir. Ayrıca kendini dünyada müstagni konuma getiren su yetenekleri de elde eder. Bunlar, 1. Bedenini gözden kaybolacak biçimde latîf kılabilme, 2. Diken, çamur veya toprak üzerinde yürümeyi farksız kılacak biçimde bedeni hafiflestirme, 3. Bedenini tuhaf ve korkunç biçimde gösterebilecek kadar büyütme kudreti, 4. Her arzuyu gerçeklestirebilme, 5. Diledigi her seyi bilebilme, 6. &stedigi cemaate yönetici olabilme, 7. Yönettigi herkesi kendisine boyun egdirme ve itaat ettirme, 8. Kendisi ile farklı yerler arasındaki bütün mesafeleri ortadan kaldırma kudret ve yetenekleridir.”1 Hintlilere göre, bu sekiz yetenegi elde eden kimse, onlardan vazgeçmek ve su marifet basamaklarını da asmak suretiyle nihai amacına ulasır: &lk mertebe, âlemdeki varlıkları isimleri, sıfatları ve her birine özgü ayırt edici özellikleriyle tanıyarak onların künhüne vâkıf olmaktır. Marifetin ikinci basamagı, esya hakkındaki yüzeysel bilgileri asarak, onlardaki ortak noktaları idrâk etmektir. Ancak insan bu mertebede bile henüz esyanın özündeki birligi kavrayabilmis degildir, hâlâ yüzeysel farklılıkların gerçek oldugunu zannetmektedir. Üçüncü asama ise, esyadaki her türlü farkın (viveka) kayboldugu ve kisinin, varlıgın birlik ve bütünlügünü kavradıgı safhadır. Ama bu bir bilgi de zamanla sınırlıdır. Marifetin son mertebesi ise, bilginin zamanüstü nitelik kazandıgı, insanî sınırlılıklardan ötürü kullanılan isim ve sıfatların terkedildigi mertebedir. Bu noktaya ulasıldıgında artık akıl, âkil ve üzerinde taakkul edilen esya birlesmis (ittihat eder) ve tek bir varlıga dönüsmüstür. Ruhun özgürlesmesine Hint dilinde moksa/son denir. Aynı terim, Ay ve Günes tutulmalarından (küsûf ve husuf) sonra, onların tamamıyla birbirinden ayrılması için de kullanılır. Yani moksa, küsûf ve husuf anında olusan karanlıgın ortadan kalkıp aydınlıgın yeniden ortaya çıkısını ifade eder. &ste bu durum, ruhun bedenden ayrılarak özgürlesmesi ve yeniden lâtif niteligini kazanmasına benzetilir. ――――――――― 1 Yoga ve meditasyon sayesinde elde edilen bu özellikler, Yoga Sutranın mevcut nüshalarının üçüncü bölümlerinde ayrıntılı biçimde ele alınır. Bkz. “Raja Yoga Sutras”, Meditation and Mantras by Swami Visnu-Devananda, Delhi, 2010, s. 184-198 Mevlânâ Düşüncesi Araştırmaları Derneği  104 Ruhun özgürlesmesini saglayan marifet duyu organlarımız sayesinde elde edilir. Onlar bizim asıl bilgi edinme araçlarıdır. Bilginin verdigi haz, bizi arastırma ve ögrenmeye sevk etmek içindir. Örnegin yeme ve içmeden duyulan lezzet, beslenmek suretiyle bireyin varlıgını korunmasını saglar. Aynı sekilde cinsel iliskiden alınan haz ise, türlere yeni bireyler kazandırarak neslin devamına ve korunmasına hizmet eder. Eger bu özel hazlar olmasaydı, insanlar ve hayvanlar bu gayeler için gayret göstermesi söz konusu olmazdı. Bhagavat-Gita’da söyle denir: “&nsan, marifet için yaratılmıstır. Marifet, her zaman aynı oldugundan, insanlar da tarih boyunca benzer duyularla donatılmıstır. Eger insan sadece eylemde bulunmak için yaratılmıs olsaydı, süphesiz onun duyu organları daha farklı olurdu. Eylemler, insan dogasındaki üç temel niteligin (sattva, raja ve tamas) olusturdugu kompozisyona göre çesitlenir. Ama bedensel dogamız (prakriti), özü itibariyle marifete karsı oldugu için eyleme egilim duyar; gerçekte acı ve ızdırap olan haz ve lezzetleri elde etmeye çalısır. Bilgi ise, bu bedensel tabiatın sırtını yere getiren ve günesin tutulmadan veyahut buluttan kurtulup parlaması gibi ruhu/nefsi parlatan seydir.” Beyruni bu durumu, Sokrat’ın su görüsüne benzetir: “Ruh, bedende iken bir sey ögrenmek isterse, beden tarafından aldatılır. Dolayısıyla o, ancak tefekkür sayesinde isteklerini kısmen gerçeklestirebilir. Tefekkür ise, ruhun ancak isitme, görme gibi eylemler ve onların yol açtıgı lezzet ve elem gibi rahatsızlık veren durumlardan uzak kalmasıyla mümkündür. Ruh kendisinde sükûnete erdiginde, bedeni ve onun dostlugunu hızlı bir sekilde terk eder. Özelikle filozofların ruhu, bedeni önemsemez ve ondan ayrılmayı diler.” “Eger biz, bu hayatta bedenimizi kullanmayı ve zorunlu haller dısında onunla isbirligi yapmayı bırakır ve ona yaklasmaya çalısmak yerine ondan tamamen uzaklasabilirsek, bedenden kaynaklanan cehaleti terk edip marifete yaklasmıs oluruz. Bu sayede Tanrı’nın bize bahsettigi kadarıyla zâtımızın bilgisine ulasarak arınmıslar cümlesine gireriz. Bu kabul edilmesi gereken yegâne hakikattir.” Simdi biz Gita kitabına geri dönelim ve alıntımızı sürdürelim: “Aynı sekilde diger duyu organları da bilgiye ulasmak (marifet) içindir. Arif, bunları marifet için kullanmaktan zevk alır; çünkü duyular, onun casuslarıdır. Duyu algılamaları/idrak zamana göre degisir. Kalbe hizmet eden duyular sadece su anda var olanı algılar. Kalp ise, hem var olanı düsünür hem de geçmisi hatırlar. Maddi tabiat (prakriti) ise sadece mevcudu algılar, onun geçmiste kendine ait oldugunu iddia eder ve gelecekte onunla mücadeleye hazırlanır. Akla gelince o, kendisi için geçmis ve gelecek esit oldugundan, zamanı ve tarihi göz önüne almaksızın varlıgın gerçek dogasını kavrar. Dolayısıyla aklın en yakın iki yardımcısı tefekkür ve tabiattır; en uzak yardımcıları ise, bes duyudur. Duyular belli bir nesneye ait bilgileri tefekkürün önüne getirir. Tefekkür, duyulardan elde edilen bilginin dogrusunu yanlıslarından ayırır ve onu akla teslim eder. Akıl da cüz’iyattan küllî bilgiye ulasır ve onu ruha iletir. Böylece ruh, nesnenin külli/gerçek bilgisine vâkıf olur.” Hintlilere göre insan, marifeti su üç yoldan birisi sayesinde elde eder. Sûfî Araştırmaları - Sufi Studies SAYI 6    105  1- Aziz Kapila örneginde oldugu gibi, birey onu, belirli bir zaman geçmeksizin, dogumda veya besikte gelen ani ilham/vahiy yoluyla elde edebilir. 2- Brahmin çocukları gibi belli bir zaman geçtikten sonra gelen ilham yoluyla ulasabilir. Nitekim brahminlere marifet, büluga erdikten sonra ilham edilir. 3- Zaman içinde gerçeklesen ögrenme yoluyladır. Nitekim bütün insanlar olgunluga eristikten sonra ögrenirler. Marifet sayesinde kurtulus, sadece kötülüklerden kaçınmakla elde edilir. Kötülügün pek çok çesidi olsa da onun kökeni, hırs (tamah), öfke (gazap) ve cehalete indirgenebilir. Çünkü bunlar diger kötülüklerin de kaynagıdır. Eger kökler kesilecek olursa, dallar da kurur. &nsanın en büyük ve en tehlikeli düsmanları olan hırs ve öfkedir. Çünkü bunlar, gerçekte insanı elem ve günaha sevk etmesine ragmen yemeiçmenin lezzeti ve intikam almanın hazzı ile insanı aldatırlar. Sonuçta onu, vahsi hayvanlar veya yırtıcı kuslar hatta seytan ve iblis seviyesine düsürürler. Yine insan, akletme yetisi (kuvve-i akliye ve nutkıye) sayesinde meleklerden bile üstün seviyeye yükselir. Bunun için hırs ve öfkesini yenmesi ve dünyevi eylemlerden uzak durması gerektigini anlar. Ancak o, sehvet ve hırsı yok etmeksizin dünyevi eylemleri bırakamaz. Dünyevi eylemleri bırakma ya üçüncü temel kuvvenin (tamas) neden oldugu tembellik ya da hakikate vâkıf olan bireyin, daha iyi ve güzel ugruna dünyevi olanı bırakması seklinde olur. Bunlardan birincisi hos görülmez iken, ikincisi takdir edilir. Dünyayı terk etmek, ancak bireyin kendini mesgul edecek her seyi bırakması ve dünyaya sırt çevirmesiyle (uzlet) tamamlanır. Böylece o, kendisi dısındaki hiç bir seyin farkında olmadan, duyularını dıs dünyanın etkilerinden koruyarak nefes alıp-verme de dâhil olmak üzere bütün hareketlerini kontrol edebilir. Dünya hırsı sona eren bireyin nefes alıp-vermesi bile deniz dibinde yasayan ve hava solunuma ihtiyaç duymayan bir canlının nefes alıp-vermesi gibidir. &ste kalbin sükûnet içerisinde kurtulusa odaklandıgı ve mutlak birlige ulastıgı asama budur. Nitekim Gita’da su ifadeler yer alır: “Dikkatini dagıtan ve gönlünü sadece Tanrı’ya hasrettirmeyen, ayrıca eylemlerini samimiyetle Allah rızası için icra etmeyen kimse nasıl kurtulusa ulasabilir? Mâsivâdan yüz çevirip sadece “Bir Olan”a yönelen kimsenin kalbinin ısıgı, rüzgârın esmedigi bir yerde yagı saf bir lambanın ısıgı gibi sabit kalır, yani sadece Tanrıya odaklanmıs kalır. Böyle bir kimse Yüce Gerçekligin dısındaki her seyin bos bir hayal oldugunu idrâk etmis; sıcak veya soguk gibi dıs etkenleri bile algılayamayacak haldedir.”2 Sürekli akan ırmakların, okyanusun suyunu yükseltmedigi gibi, elem ve haz de gerçek ârifi3 etkilemez. Ama sehvet ve öfkesini yenemeyen bir kimse bir böyle bir zirveye nasıl çıkabilsin?”4 ――――――――― 2 Bhagavad Gita, 6/19. 3 Bhagavad Gita, 2/70. 4 Bhagavad Gita, 2/70. Mevlânâ Düşüncesi Araştırmaları Derneği  106 Demek ki kisiyi kurtulusa ulastıracak tefekkür, sayı ile tanımlanan degil, daimî olandır. Çünkü sayma, ancak sürekli tekrar edilen ânlar oldugunda mümkündür. Anların tekrar ettiklerini düsünmek ise, birbirini izleyen iki ân arasında, tefekkürde bir kesinti oldugunu kabul etmek anlamına gelir. Bu da, sürekliligi engelleyecek ve tefekkürün, düsünce objesiyle bütünlesmesine engel olacaktır. Oysa asıl amaç, tefekkürün devamlılıgıdır, onu saymak degildir. Nihai kurtulusa ya bir tek bedenlesmede ya da birbirini izleyen muhtelif bedenlesmelerde ancak su sekilde ulasılabilir: Kisinin her zaman erdemli davranıslar yapması ruhu da bu davranıslara alıstırır ve sonunda erdemli davranıs onun dogasının temel özelligi ve ayrılmaz bir parçası haline gelir. Erdemli davranıs, dinî hukuk tarafından dogru olarak tanımlanan eylemdir. Hint kutsal metinlerince belirlenen ve daha pek çok erdemli davranısa yol açan, dokuz ana eylem sunlardır: 1. Öldürmemek, 2. Yalan söylememek, 3. Çalmamak, 4. Zinadan kaçınmak, 5. Mal/Servet biriktirmemek, 6. Sürekli sade ve temiz bir yasam sürdürmek, 7. Emredilen oruç ve perhiz uygulamalarını yerine getirmek ve sade giyinmek, 8. Sürekli hamd ve tesbih ile Tanrı’ya baglılıgı sürdürmek, 9. Olus ve yaratılısın kelimesi olan Om’u zikretmeksizin her zaman hatırda tutmak. Canlılarla ilgili olan “Öldürmekten kaçınma” emri, aslında her türlü incitici davranıstan kaçınmak seklindeki genel emrin özel bir parçasıdır. “Baska kimsenin malını çalmamak” ve “yalan söylememek” seklindeki yasaklar da aynı baslık altında ele alınabilir. “Mal ve servet biriktirmekten kaçınmak”, kisinin zahmet ve yorgunluktan kurtulması içindir. Çünkü Tanrı’nın inayetini arayan kimse, onu elde edeceginden emindir. Kisi, en alt seviyedeki maddi hayattan baslayarak sürekli tefekkür sayesinde sonsuz huzura kavusur. “Sade ve temiz bir hayat sürdürmek” kisinin, bedenin kirini bilmesi, ondan nefret etmesi ve ruhun saflıgını arzulaması anlamına gelir. “Sade ve basit giyinerek nefsini asagılamasıyla” kisinin bedenini hor görmesi, onun arzularına gem vurması ve algılarını keskinlestirmesi kastedilir. Nitekim Pisagor, kendine önem veren ve nefsinin bütün arzularını yerine getirmeye çalısan bir kimseye söyle demistir: “Sen Sûfî Araştırmaları - Sufi Studies SAYI 6    107  kendi hapishaneni insada ve kendi prangalarını olabildigince güçlendirmede tembel degilsin.”5 “Allah’a ve meleklere tefekkürü sürdürmek”, onlarla bir nevi ailevî iliski kurmak anlamına gelir. Sâmkhya kitabı söyle der: “Kisi, kendisi için hedef olarak kabul ettigi seyin ötesine geçemez.” Aynı sekilde Gita söyle der: “Kisinin her zaman tefekkür ettigi sey, zamanla onun kalbine yerlesir ve farkında olmasa bile, böyle bir tefekkür sahibini amacına ulastırır. Nitekim ölüm anı bizim sevdigimizi hatırlama anıdır. Bu sırada bedeni terk etmek üzere olan ruh, sevdigi seyle birlesir ve ona dönüsür. Ancak unutmamak gerekir ki, ruhun geçici seylerle ittihadı gerçek kurtulus degildir.” Aynı eserde söyle bir ifadeye de rastlanır: “Ölüm anında, Tanrı’nın her seyin aslı oldugunu ve herseyin O’ndan südûr ettigini bilen kimse, derecesi bilgelerden asagı olsa da kurtulur. Bu kitapta yer alan baska bir ifade ise söyledir: “Dünyada bilgisizlikten kaynaklanan eylemlerden uzak durmak, samimi ve hâlis eylemlerde bulunmak, ates kurbanlarını ceza ve mükâfat beklemeksizin sadece Tanrı adına kesmek ve insanlardan uzak kalmak suretiyle dünyadan kurtulus yolunda ilerle!” Bütün bunların gerçek anlamı dostunuzu, düsmanınıza tercih etmemenizdir. Baska bir ifadeyle, onlar (düsmanların), uyanık iken uykuda, uykuda iken de uyanık olmanızdır. Zira bu, her ne kadar görünüste kendileriyle beraber olsan da, onlardan uzak durmanız anlamına gelir. Ruhu, nefsin tuzaklarından koruyarak kurtulus yolunda ilerle. Çünkü ruh, arzulara bagımlı hale gelince kisiye düsman olur. Oysa o, gerçek saflıgında ne iyi arkadastır!” Sokrat, yaklasan ölümünü ciddiye almamıs ve Rabbine gidisine sevinerek söyle demisti: “Sizden biriniz, benim derecemi kugununkinden daha asagı görmesin.” Çünkü insanlar bu kusun, Yüce Tanrı Apollon’un kusu, yani günes oldugunu ve bundan dolayı gaybı bildigini iddia ediyordu. Ayrıca bu kusun, ölümünü hissettiginde gerçek efendisinin huzuruna gidiyor olmanın sevinciyle çıglık atıp, sarkı söyledigine inanılırdı. “ Benim mabuduma kavusuyor olmaktan ötürü duydugum, bir kusun sevinciden daha az degildir.”6 Bundan dolayı sufiler askı tarif ederken, Hakk’tan ziyade halkla ugrasmaktır derler. Patanjali kitabında kurtulus için su üç yolun bulundugu zikredilir: 1. Amel yolu (Kriyâ Yoga) : Bu, duyuların ilgisini tedricî bir biçimde dıs dünyadan uzaklastırıp derûnî olana yöneltme ve sonuçta, onların sadece Tanrı ile mesgul olmalarını saglama yoludur. Baska bir deyisle, hayatı devam ettirmeye yetecek olanın dısında baska bir sey arzulamayan kimselerin yoludur. ――――――――― 5 Eseri tahkik ederek Almanca ve &ngilizceye çeviren Sachau, Pisagor’da bedenin ruh için hapishane oldugunu ifade eden bir anlatıma rastlamadıgını ancak bu düsüncenin Yeni Pisagorcuların eserlerinde yaygın oldugunu söyler. 6 Sokrat, Phaedo, 84e-85b. Mevlânâ Düşüncesi Araştırmaları Derneği  108 Visnu-Dharma’da söyle denir: “Bhrigu ailesinden kral Parîksha, huzuruna gelen bilgeler heyetinin lideri Satânîka’ya ulûhiyetin anlamını sordu. Satânîka cevaben söyle dedi: Ben bu konuda ancak Brahman’ın Usanas ve Saunaka yoluyla bana aktardıklarını söyleyebilirim. Tanrı, evveli ve sonu olmayan, dogmayan ve dogurmayandır. Yine o, hakkında ‘sudur” veya ‘degildir” denilmesi imkânsız olandır. Ben, rızasında mutlak hayır ve gazabında da mutlak ser olan birini nasıl tanımlayabilirim? Kisi, dünyadan yüz çevirerek tamamen Ona yönelip sadece Onu düsünmedikçe, Tanrıyı idrâk edemez ve bilemez. Ona kulluk sadece bu sekilde mümkündür.” “Satânîka’nın bu sözlerine söyle itiraz edildi: &nsan, zayıf oldugu gibi ömrü de kısadır. Üstelik o, yasam için zorunlu olan seylerden kolayca vazgeçemez ve bu durum onun kurtulus yolunda ilerlemesini engeller. Eger bizler ömürlerin binlerce yıl oldugu ve hiçbir kötülügün bulunmadıgı beseriyetin ilk çagında (Kriyâ Yuga) yasıyor olsaydık, bu yolu sonuna varacagımızdan emin olabilirdik. Fakat biz bugün beseriyetin son çagında (Kali Yuga) yasıyoruz. Dolayısıyla sizin düsüncenize göre, bu âlemde okyanusun dalgalarına karsı insanı koruyacak ve orada bogulmasını engelleyecek ne vardır?” Bunun üzerine Brahminler söyle dedi: “&nsan beslenmek, sıgınmak ve giyinmek ister. Bu ihtiyaçları karsılamakta bir sakınca yoktur. Ama mutluluk, zaruri ihtiyaçların dısındakileri terk etmek, fuzûlî ve yorgunluk verici her türlü eylemlerden uzak durmakla mümkündür. Öyleyse sadece Tanrı’ya ibadet edin ve O’na saygı gösterin. &badethanelerde tütsüler yakarak ve çiçekler sunarak O’na yaklasın. O’na hamd edin ve bütün kalbinizle hiç bırakmayacak biçimde O’na baglanın. Brahminlere ve digerlerine sadakalar verin. Tanrı’ya verdiginiz küçük-büyük sözlerin geregini yerine getirin. Kendinizi diger canlılardan farklı görmeyin. Hayvanları kendinizden asagı görerek katletmeyin. Tanrı’nın her seyin aslı ve kaynagı oldugu gerçegini bir an için aklınızdan çıkarmayın. Yaptıgınız herseyi sadece O’nun için yapın. Dünya nimetlerinden hoslansanız da, O’nu hiçbir zaman unutmayın. Eger Tanrı’dan korkar ve O’na ibadet ederseniz, bilin ki ancak bu sayede kurtulusa erersiniz, baska bir seyle degil.” Gita söyle der: “Sehvetini öldüren kimse, zaruri ihtiyaçların ötesine geçmez. Bir kimse hayatını devam ettirebilecegi ile yetinirse, hiçbir zaman ayıplanmaz ve kötülenmez.”7 Yine aynı kitap söyle der: “Her kim, insan olmanın bir geregi olarak bir sey arzularsa, yani o açlık ve bitkinlikten kurtulmak için beslenmek ister, zahmetli islerin yorgunlugunu atmak için uyumayı diler ve bunun için üzerine uzanacagı bir yatak isterse, o kimseye temiz ve düzgün bir yatak verin. Bu yatagın her tarafı esit düzeyde ve üzerine yatabilecegi kadar da genis olsun. Yine ona çok sıcak ve soguk olmayan, ılıman ve içerisine sürüngenlerin giremeyecegi güvenli bir yer tahsis edin. Bütün bunlar, o kimsenin gönül kapısının açılmasına yardım eder. Çünkü dinlenmis bir kisi, kesintisiz biçimde “Bir” olanı tefekkür eder hale gelir. Hayatın zorunluluk- ――――――――― 7 Bhagavat Gita, 4/21. Sûfî Araştırmaları - Sufi Studies SAYI 6    109  ları dısındaki yeme ve içmeye dair her sey, aslında gizlenmis elemler olan hazlardır. Onlar sayesinde elde edilen lezzetler daimi degil, geçicidir ve sonunda dayanılmaz elemlere dönüsür. Gerçek haz, sehvet ve gazap gibi iki düsmanını ölümü beklemeden yok eden, sükûnet ve mutlulugu dısarıda degil kendi içinde arayan ve sonunda bütün duygularından tamamen vazgeçebilen kimseler içindir.” Vâsudeva Arjuna’ya söyle der: “Eger mutlak hayır istiyorsan, bedeninin dokuz kapısını iyi koru. Giren ve çıkandan haberdâr ol ve Tanrı’yı düsünmekten alıkoyan mâsivâdan uzak dur. Evvelce yumusak olup sonradan kapanan ve artık kendisine ihtiyaç kalmamıs pencereyi (bıngıldagı) unutma. Duyular sayesinde elde edilen marifetin, gerçekte onlardaki içkin dogadan ibaret oldugu bil ve sakın ona uyma.” 8 2. Bilgi Yolu: Bu yol, varlıkların degisen dogasında ve geçici suretlerindeki ayıp ve kusurlarını bilmeye dayanır. Bu sayede kalp onlardan nefret eder, dünyaya duydugu özlem sona erer. Böyle bir kisi, eylemlerin ve degisimin nedeni olan üç temel kuvvenin üzerine çıkar. Zira dünya ahvalini dogru olarak anlayan kimse, hayır bildiklerinin aslında ser oldugunu ve onların verdigi hazzın da zamanla eleme dönüsecegini bilir. Bu yüzden kendisini dünyaya baglayabilecek ve orada daha uzun süre kalmasını temin edecek her seyden uzak durur. Gita söyle der: “&nsanlar dinin emir ve yasakları konusunda sapıklıga düserler. Amellerin hangisinin hayır veya ser oldugunu ayırt edemezler. Bundan ötürü her türlü ameli terk etmeyi veya amelden kaçınmayı, gerçek eylem olarak algılarlar.” 9 Yine Gita’ya göre “&lmin bahsettigi berraklık, diger bütün seylerin verdigi temizlikten daha üstündür. Çünkü ilim cehaleti yok eder ve vicdan azabına sebep olan süphe, yakîni bilgi sayesinde ortadan kalkar.” 3. hlas Yolu (Bhakti Yoga): Kurtulus yolunun üçüncü basamagı, Kriya-yoga ve jnana-yoga ile yakın iliskisi olan Tanrı’ya samimi baglılıktır. Çünkü Tanrı, ancak kendisine gösterilen sadakat sayesinde bireyin kurtulusa ulasmasına yardımcı olacak, yükselmesini saglayacak ve onun iyi bir bedende yeniden dogmasını temin edecektir. Gita yazarı, Tanrıya baglılıktan kaynaklanan bütün eylemleri ibadet olarak tanımlar ve onları, bedenî, kavlî ve kalbî olmak üzere üçe ayırır. Bedenî ibadetler; oruç, namaz ve dinin emrettigi diger hususları yerine getirmek; ruhani varlıklar (melâike) ve Brahminlere hizmet etmek; bedeni temiz tutmak; öldürmekten veya zarar vermekten kaçınmak, baska birinin esine ve malına yan gözle bakmamaktır. Kavlî ibadetler; kutsal metinleri okumak (kıraat), tesbih, her zaman dogru söylemek, insanlara yumusaklıkla hitap etmek, onlara dogru yolu göstermek ve iyiligi emretmektir. Kalbî olanlar ise; iyi niyetli ve dürüst olmak, kibirden kaçınmak, sabır- ――――――――― 8 Bhagavat Gita, 5/13. 9 Bu alıntılar Bhagavat Gita’nın 4/21, 5/13 ve 5/22’deki anlamlarına dayanmaktadır. Mevlânâ Düşüncesi Araştırmaları Derneği  110 lı olmak, her iste sogukkanlı davranmak, duyuların esiri olmamak ve her daim uyanık olmaktır. Patanjali, bunlara içki veya uyusturucu kullanarak imkânsız olan seyleri gerçeklestirmeyi amaçlayan Rasâyana/simyacılıgı da ekler. Ancak bunun, üzerinde durdugumuz “moksa/kurtulus yollarıyla bir iliskisi yoktur. Hintlilere göre kurtulus, Tanrı ile bir olmak, Onunla bütünlesmektir.10 Çünkü onlar Tanrı’yı söyle tanımlar: O, (verdigi nimetlere) karsılık beklentisinden veya kendisine düsmanlık yapılabilecegi korkusundan uzaktır. Esi ve benzeri olmadıgı için o, düsünce ile idrâk edilemeyen bir Varlıktır. Bizatihi âlimdir, yani hiçbir seyin bilgisini sonradan elde etmis degildir. Hintliler benzer tanımlamayı kurtulusa ulasmıs kisiler için de kullanılır. Çünkü böyle kimseler, kıdem ve ilim sıfatları dısında her bakımdan Tanrı’ya esit kabul edilir. Ama onlar, ilk olarak ezelî degildir, belli bir baslangıcı vardır. &kincisi, onlar kurtulusa erismeden önce varlıklar âleminde var olmus ve zamanla çabaları sayesinde esyanın bilgisini elde etmislerdir. Ancak kurtulusa erisince bütün perdeler açılmıs ve her türlü engel/örtü ortadan kalkmıstır. Bu noktada kisi, her seyin mutlak bilgisine sahip oldugu için yeni bir sey ögrenme arzusu duymaz. Kısacası o, geçici algılar dünyasından ayrılmıs, sonsuz fikirlerle bütünlesmistir. Bundan dolayı Patanjali kitabının sonunda, kurtulusun mahiyetini soran bir müride, mürsidi söyle cevap verir: “Kurtulusu, üç kuvvenin islevlerinin sona ermesi ve onların kaynaklarına geri dönmeleri seklinde ya da ruhun kendi varlıgını idrâk ederek asıl dogasına geri dönmesi olarak tanımlayabilirsin.” Mürid ile mürsid, kurtulusa ulasan kimsenin durumu hakkında ihtilaf eder. Nitekim Sâmkhya kitabında mürid sorar: “Ameller sona erince niçin ölüm meydana gelmez?” Mürsid cevaben söyle der: “Ayrılmanın sebebi, ruh (spirit) hâlâ bedende iken yasanan fiilî durumdur (emr-i nefsânî). Ruh ve beden, ancak ortaklıklarını sona erdiren dogal bir hâl ile ayrılırlar. Çok defa sebep ortadan kalksa bile, sonuç varlıgını sürdürür. Ama o, belli bir süre varlıgını sürdürse bile giderek yavaslar ve bir süre sonra eylem tamamen sona erer. Bu, bir çarkı agaç veya ip vasıtasıyla çeviren adamın durumu gibidir. Çark hızla dönmeye basladıgında, adam elindeki ipi bıraksa bile çark hemen durmaz. Giderek yavaslar ve zamanla durur. Eylem sona erdiginde de bedenin hâli çarkın durumuna benzer. Bedenin eylemi sona erince, eylemin etkileri çesitli hareket ve sükûnet basamaklarını asarak fiziksel etkinin ve sonuçlarının tamamen sona ermesine kadar devam eder. Yani, nihai kurtulus ancak bedenin ölümüyle gerçeklesir.”11 Patanjali kitabında da benzer görüslere yer veren bir bölüm vardır. Korktugu için basını ve ayaklarını kabugunun içine çeken kaplumbaga misali, bütün duyularını ve algılarını kontrol etmeye çalısan bir kisi hakkında söyle denir: “O, tutsak ――――――――― 10 Beyrûnî’nin burada sözünü ettigi grup, Hintlilerin tamamı degil özellikle Gita’yı esas alan Krisnacı akımları kastetmektedir. Çünkü Upanisadlar’a göre kurtulus, bireyin kendi tanrısallıgını idrâk etmesi olarak tanımlanır. 11 Samkhya Kârikâ, 5/63. Sûfî Araştırmaları - Sufi Studies SAYI 6    111  degildir. Çünkü prangaları çözülmüstür. Ama özgür de degildir, zira bedeni hâlâ onunla beraberdir.”12 Aynı eserin baska bir bölümünde yer alan su ifadeler, yukarıda açıklanan kurtulus teorisinden farklı bir anlayısı dile getirir: “Bedenler mükâfat kazanmak için ruhların aletleridir. Özgürlügü yakalayan kimse, mevcut var olusunda geçmisteki bütün yaptıklarının karsılıgını elde etmistir. Artık o, bundan böyle gelecekte karsılıgını almak için herhangi bir eylemde bulunmaz. O, kendini her türlü tuzaktan kurtarır, belirli bir varlık formundan azade olur ve istedigi sekilde her yöne hareket edebilir. Yine o, istedigi sekilde de hareket edebilme yetenegine sahiptir. Hatta isterse ölüm gerçeginin ötesine de geçebilir. Tıpkı dagların geçise engel olmadıkları gibi kesif ve bütün azaları yapısık bedenler onun varlık formu için engel olmazlar. Öyleyse bu beden, ruhuna nasıl karsı koyabilir?”13 Benzer görüslere sufiler arasında da rastlanır. Nitekim bir sufi yazar su hikâyeyi anlatır: “Sufilerden bir grup konakladıgımız yere geldi ve bizden biraz öteye oturdu. Sonra onlardan biri kalktı, namazını kıldı ve duasını tamamladıktan sonra bize döndü ve söyle dedi: ‘Üstadım! Buralarda üzerinde ölebilecegim uygun bir yer var mıdır?’ Ben onun uyumak için yer aradıgını düsündüm ve ona bir yer gösterdim. Söz konusu adam oraya gitti, sırt üstü yattı ve bir süre sonra sesi solugu kesildi. Sonra gidip adamı salladım, gördüm ki çoktan sogumustu.” “Biz ona yeryüzünde imkânlar verdik”14 ayetini aynı sufi, “Eger o zât (Zülkarneyn) isterse bütün yeryüzünü dolasabilir, isterse su üstünde ve havada yürür, su ve hava o kimseyi kaldırır. Hatta asmak istediginde daglar bile o kimsenin önünde duramaz.” Gayret ettikleri halde kurtulusa ulasamayanlar da vardır ve bunlar çesit çesittir. Sâmkhya kitabı söyle der: “&yi bir karakterle dünyaya gelen, fakat sahip oldugu dünya nimetlerine baglanmayan kimseler, dünyada bütün arzu ve isteklerini gerçeklestirir. Bu kimseler hem dünyada hem de ondan ayrıldıktan sonra mutlu olurlar. Çünkü iyi kader, ruhların mevcut bedenlerde veya önceki bedenlerde iken yaptıklarının dogal bir sonucudur. Burada dinin gereklerine uygun bir hayat yasayan, fakat varlıgın gerçek bilgisine henüz ulasamamıs ruhlar, bedenden ayrıldıktan sonra Soma/ Ay âlemine yükselir ve burada dünyadaki amellerinin elverdigi ölçüde mükâfat görürler. Onlar, nihai kurtulusa ulasamadıkları için belli bir süre geri dönerler. Yukarıda zikredilen sekiz yetenegi (gözden kaybolabilme, her istegini gerçeklestirebilme, vs.) elde eden, fakat bunu kurtulus için yeterli görüp riyazet ve tefekkür ile hakikatin bilgisine ulasmak için çaba göstermeyen veya bunlara aldanarak kurtulusu bundan ibaret gören kimseler de Ay âleminden öteye geçemez.”15 ――――――――― 12 Patanjali, 4/38. 13 Patanjali, 3/42, 44-45. 14 Kehf, 18/84. 15 Samkhya Kârikâ, 5/3. Mevlânâ Düşüncesi Araştırmaları Derneği  112 &nsanların bilgi seviyelerindeki farklılık konusunda söyle bir hikâye anlatılır: Bir mürsid, alacakaranlıkta müritleriyle birlikte yola çıkar. Onlar, bir süre sonra yolda önlerinde duran bir seye rastlarlar. Henüz karanlık oldugu için onun ne oldugunu anlayamazlar. Mürsid, müridlerine birbiri pesi sıra “Bu nedir?” diye sorar. Birincisi, “Onun ne oldugunu bilmiyorum” der. &kincisi, “Bilmiyorum. Ama ne oldugunu ögrenecek halim de yok” diye cevap verir. Üçüncüsü ise, “Su anda onun ne oldugunu ögrenmeye çalısmak bosunadır. Sabah olunca her sey anlasılır. Korkunç bir sey ise o, aydınlıkla birlikte gözden kaybolur, yok degilse, o da zaten ortaya çıkar” der. Bu üç ögrenciden ilki cehalet, ikincisi çaresizlik ve isteksizlik, üçüncüsü ise tembellik ve cehalete rıza sebebiyle o cismin gerçek bilgisine ulasamaz. Ama dördüncü mürid ise, soruya hemen cevap vermez, bir süre oldugu yerde kalır, daha sonra karaltıya dogru yönelir. Karaltının yanına yaklastıgında, onun, bir yükselti üzerinde duran kabaklar oldugunu ve kabakların altındaki yükseltinin de canlı bir varlık olmadıgını anlar. Eger o, özgür iradeyle donanmıs bir canlı olsaydı, kabaklar kendi üzerinde olusuncaya kadar yerinde sabit kalmazdı, diye düsünür. Ama hâlâ oranın, kötü niyetli birilerinin gizlendigi bir yer olup olmadıgından emin degildir. Bu yüzden ona biraz daha yaklasarak ayagıyla bir tekme vurur ve yere yıkar. Böylece süpheleri ortadan kalkmıs olarak mürsidine döner ve ona hikâyeyi bütünüyle anlatır. Bu sayede mürsid de ögrencileri aracılıgıyla o esyanın gerçek bilgisine ulasmıs olur. Antik Yunanlıların benzer görüsleri konusunda Ammonius’un16 Pisagor’dan naklettigi su rivayet zikredilebilir: “Bu dünyada bütün arzu ve gayretinizi, var olus sebebinizin de sebebi olan lk Sebep’le (illet-i ûlâ) bütünlesmeye yöneltin. Ancak bu sayede sonsuzluga erisebilirsiniz. Onun sayesinde bozulmak ve yok olmaktan kurtulur, sonsuz mutluluk ve lezzetler içinde gerçek ihtisama ve mutlak hazza ulasırsınız.” Yine Pisagor söyle der: “Ruhlar bedenlerde oldugu sürece, kurtulusu nasıl ümit ediyorsunuz? Bedene mahkûm oldugunuz halde hürriyete nasıl kavusabilirsiniz?” Ammonius da söyle der: “Empedokles ve Herakles’e kadar herkes, evrensel ruhtan yardım gelinceye kadar bütün günahkâr ruhların bu âlemde tutsak kaldıklarını düsündüler. Evrensel ruh bunun için aklı, akıl da Yaratıcı’yı yardıma çagırır. Aklın yakarısı nedeniyle Yaratıcı kendi nurundan birazını ona bahseder. Akıl da onu bu dünyada içkin olan evrensel ruha aktarır. &ste o zaman ruh, akıl aracılıgıyla aydınlanmayı diler. Sonunda ferdî ruh, evrensel ruhu tanır, onunla bütünlesir ve onun dünyasına iltihak eder. Fakat bu, üzerinden pek çok yılların geçmesi gereken bir süreçtir. Daha sonra ruh, zaman ve mekânın söz konusu olmadıgı ve bu âlemdeki hiçbir seyin benzerinin bulunmadıgı geçici bir elem veya haz mekânına gelir.” ――――――――― 16 Ammonius Sakkas, M.S. III. yüzyılda yasayan ve Yeni Eflatuncu felsefenin kurucusu olarak kabul edilen filozoftur. Sûfî Araştırmaları - Sufi Studies SAYI 6    113  Sokrat der ki: “Mekânı terk eden ruh, ezelî ve ebedî niteliklerine sahip ve kendisiyle iliski içerisinde olan Kutsal’a yönelir; zamanla da kutsalın kendisi haline dönüsür. Çünkü temas sayesinde o, Kutsal’dan etkilenir. Ruhun etkilere karsı hassasiyeti Akıl olarak isimlendirilir.” Sokrat söyle devam eder: “Ruh, ölmeyen, çözülmeyen, ebedî ve yegâne akledilebilir (makûlât) olan ilâhî cevhere çok benzer. Beden ise onun tam aksidir. Ruh ve beden birlestiginde doga, bedenin hizmet etmesini, ruhun da onu yönetmesini emreder. Ayrıldıklarında ise ruh bedenden ayrı bir yere gider. Orada kendisine uygun seylerle mutlu olur. Mekânda yer kaplama (tehayyüz), ahmaklık, sabırsızlık, ask, korku ve diger bütün insani kötülüklerden kurtulur. Bu durumda o, her zaman saf ve temiz kalır ve bedenden nefret eder. Yok, eger ruh bedene muvafakat edip kirlenmis, ona âsık olup hizmetine girmis ve nihayet beden onu dünyevi arzu ve lezzetler ile büyülemisse; artık o ruh, bu durumda maddi seyler ve onlara temastan daha iyi hiçbir sey tasavvur edemez.”17 Proclus der ki: “Kendisinde akleden nefis (nefs-i nâtıka) bulunan beden, esir ve onun cüzleri gibi daire seklini (sekl-i küreviyi) almıstır. Kendisinde hem akleden hem de akletmeyen nefis (nefs-i gayr-ı nâtıka) bulunan beden ise insan gibi dikey sekli alır. Sadece akletmeyen nefsin bulundugu beden ise, konusamayan hayvan misali hem dikey hem yatay sekli alır. Her iki nefisten hâli olup kendisinde ancak canlılık özelligi (kuvve-i gâziye) bulunan beden ise, bitkiler gibi dikey sekli alır. Fakat o aynı zamanda yataydır ve asagı dogru yönelir. Bu yüzden bas topraga gömülür. Bitkilerin yönü insanların aksine olunca semâvî bir agaç olan insanın kökü kendi evine yani gökyüzüne yönelir. Hâlbuki bitkilerin kökü de yere yani topraga dönüktür.” Hintliler de tabiat konusunda benzer görüslere sahiptir. Nitekim Arjuna, “Brahman’ın âlemdeki benzeri nedir?” diye sorunca, Vâsudeva, “Onu asvattha agacı gibi düsün” dedi. Asvattha, Hintliler nezdinde iyi bilinen büyük ve kıymetli bir agaçtır. O, diger agaçların aksine kökleri yukarıda dalları asagıda olan bir agaçtır. Eger iyi beslenirse büyük devasa bir agaç haline gelir, dalları genisler yayılır, topraga deger ve yere kök salar. Kökler ve dallar o kadar birbirine benzer ki, onları ayırt etmek imkânsızlasır.” “Bu agacın asıl kökleri Brahman, gövdesi Vedalar, dalları farklı ögreti ve okullar, yaprakları muhtelif yorumlama biçimleri olarak düsünülür. Beslenmesi üç kuvveden gelir. Bu agaç duyular sayesinde güçlenir ve gelisir. Akıllı insan bu agacı kesme, yani dünyadan ve onun nimetlerinden kaçınma dısında baska bir arzu beslemez. O kimse bunu basardıgında agacın yetistigi, yani yeniden dogus döngüsünün olmadıgı yere yerlesmeyi diler. Bunu elde ettiginde ise sıcaklık ve sogukluk gibi eziyet veren seyleri geride bırakmıs, ates, Ay ve Günes nurlarını takip ederek ilahî nura ulasmıs olur.”18 ――――――――― 17 Sokrat, Phaedo, 79d, 80b, 81a-b. 18 Bhagavat Gita, 15/1-6; 10/26. Mevlânâ Düşüncesi Araştırmaları Derneği  114 Hakka tefekkürle mesgul olma konusunda Sufiler de Patanjali’ye yakındır. Zira onlar söyle der: “Siz, bir seylere isaret ettiginiz sürece muvahhit olamazsınız. Ancak Cenab-ı Hakk, isaret ettiginiz o seyi ele geçirir ve yok ederse iste o zaman ne isaret eden, ne de isaret edilen nesne kalır.” Sufilerin sözlerinde, onların vahdet-i vücuda inandıklarını gösteren baska ifadelere de rastlanır. Örnegin onlardan birine, “Hak (Tanrı) nedir?” diye sorulunca söyle cevap vermistir: “Özde Ben (nniyetle ene) zahirde ise Ben olmayan (eyniyetle lâ-ene) olan zatı nasıl bilmem? Eger bir kere daha var olursam, o zaman O’ndan ayrılırım. Eger bu dünyaya yeniden gönderilmezsem, o zaman ısık (nur) haline gelir ve onunla birlesmeye yaklasırım.” Ebû Bekr es-Siblî19 de söyle der: “Her seyden sıyrıl! &ste o zaman tam anlamıyla bize vâsıl olursun, var olursun. Fakat yaptıkların bizimkiler gibi oldugu sürece, baskalarına bizim hakkımızda bir sey söyleyemezsin.” Ebû Yezîd el-Bistâmî20 de kendisine “Ulastıgın mertebeye nasıl kavustun?” diye sorulması üzerine söyle cevap verdi: “Yılanın kavugundan sıyrıldıgı gibi kendi nefsimden sıyrıldım. Sonra kendime baktım, gördüm ki, ben O’yum (Tanrı) dedim.” Yine sufiler, Kur’an’ın “Ölüye onun bir parçasıyla vurun” K> R K1 L' 21 ayetini su sekilde yorumlar: “Ölüye hayat vermek için öldürme emrinin verilmesi22, kalbe hayat vermek için bedenin öldürülmesine isarettir. Çünkü beden riyâzet ve mücahede yoluyla tamamen yok edilip sadece seklen kalmadıkça, kalp ma’rifet nuruyla canlılık kazanmaz. Çünkü senin kalbin, üzerinde bu âlemin hiçbir etkisinin olmadıgı bir hakikattir.” Yine sufiler söyle derler: “Allah ile kul arasında nur ve zulmetten ibaret olan bin makam vardır. Sufilerin bütün gayretleri zulmeti yok ederek nura vâsıl olmak içindir. Onlar nur makamına vâsıl olunca, bir daha sonra geri dönmezler.”
101
114