Journal Name:
- Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dergisi
Keywords (Original Language):
| Author Name |
|---|
Abstract (2. Language):
One crucial debate that resonated in eighteenth-century Europe concerned
the origins of European architecture whose effects continue to inform
present-day notions of the same. Numerous important eighteenth-century
works were produced in the context of emergence of the discipline of
architectural history. In this architectural, historical, and archaeological
framework, Venetian architect and scholar Giovanni Battista Piranesi (1720-
1778) played an important role by his visual and literary works as well as
original approach to history. Piranesi developed a history of architecture
that was not based on the East/West division and the separation of
continents. In opposition to writers like Winckelmann who rooted
the origin of Roman architecture in the Greek, he claimed that Roman
architecture derived from the Etruscan which found its roots in Egypt.
Discussion of roots depended on the eighteenth century on aesthetical
theory interpreting Grecian architecture as ‘beautiful’ and Roman -thus
Egyptian- as ‘sublime’. It was in this lively intellectual environment that
Piranesi searched the origins of Roman -and thus the whole Europeanarchitecture.
His works were, however, misinterpreted as being Orientalist
by contemporary scholars following Said.
Bookmark/Search this post with
Abstract (Original Language):
On sekizinci yüzyılın mimarlık ortamında tüm Batı Avrupa’yı içine alan bir
tartışma Roma mimarlığının kaynaklarını ilgilendiriyordu ( 1 ) . Giovanni
Battista Piranesi’den (1720-1778) Johann Joachim Winckelmann (1717-1768)
ve Julien-David Le Roy’ya (1724-1803) Batı Avrupa’nın önde gelen mimar
ve kuramcıları bu tartışma ve polemiklerin içerisinde yer alıyordu. Konu,
çoğunlukla Roma mimarlığının kaynakları etrafında odaklanıyor, fakat
zaman zaman, Winckelmann’ın önderliğinde bir Yunan-Roma çekişmesine
de dönüşebiliyordu (2).
Tartışmanın bağlamında en şiddetli polemiklere girmiş olan Piranesi,
pozisyonunu, “Roma medeniyet, sanat ve mimarisi bütünüyle Yunan
medeniyetinden türememiştir; az miktarda Yunan etkileri görülmekle
birlikte temelinde öncelikle Etrüsk’e, daha öteye gidildiğinde ise Arkaik
Mısır’a dayanmaktadır” şeklinde ifade ediyordu (Osservazioni, 87-88).
Piranesi’nin karşısında, yaklaşık iki bin yıllık bir geleneğe sırtlarını
dayamış halde, Roma mimarisinin kaynağını Yunan’dan aldığını
savunanlar vardı. Bu isimlerin en önemlilerinden biri olan ve Yunan’ı
yeniden diriltip Neoklasisizmin yükselişini hızlandıran Winckelmann,
Roma ve tüm Avrupa mimarlığının kökenini Yunan’a bağlıyor ve örnek
olarak Güney İtalya’da, Salerno yakınlarında henüz ortaya çıkarılmış olan
Paestum tapınaklarını gösteriyordu. Ona göre Paestum Yunan tarzındaydı
çünkü estetik bağlamda ‘soyluluk’ etkisi uyandırıyordu (1764, 138):
1755’de yayımlanan Gedanken über die Nachahmung der Griechischen Werke
in der Mahlerey und Bildbauer-Kunst (Resim ve Heykelde Yunan Eserlerinin
Taklidi Üzerine Düşünceler) adlı çalışmasında Winckelmann, Yunan’ı
“edle Einfalt und stille Grösse” (asil sadelik ve sessiz ihtişam) sözleriyle
tanımlarken (24), Yunan mimarlığını kopyalayan Roma’nın, bu mimariye
özgü ‘güzellik’ değerlerini düşürdüğünü iddia ediyordu. Kitabın 1765
basımında bu görüşü daha da geliştiriyordu: “Yunan eserlerinin en son ve en belirgin özelliği, figürlerindeki çekişme ve ihtirasın altında yatan
asil sadelik ve dingin ihtişamdır” (30). “Öyle görünüyor ki yalnızca
Yunanlılar, bir çömlekçinin çömleği şekillendirdiği doğallıkla, güzelliğe
şekil vermişlerdir” (264). Winckelmann, Yunan’ın estetik önceliğini
doğaya yakınlığında konumluyor, doğaya yakınlığı ise ‘ilk’ olma özelliğini
belirliyordu: Tarihte önce gelen, doğaya daha yakındı; doğaya daha yakın
olan daha güzeldi; Yunan, Roma’dan önce geliyordu.
Bir diğer önemli isim, Marc-Antoine Laugier (1711-1769), Essai sur
l’Architecture’ünde (Mimarlık Üzerine Deneme, 1753) Yunan mimarlığı
savunmasını yine bu uygarlığın zamansal önceliğine, Vitruvius’un
ilk konut olarak tanımladığı ve doğanın işlevselliğini taklit eden ‘ilkel
kulübe’ye dayandırıyor; zaman içinde önce geldikleri için bu kulübeyi
Yunanlıların geliştirdiğini yazıyordu (De arch. Book II: I C.; Laugier, 1966,
2; Rykwert, 1993, 43-44, 46-47; Wilton-Ely, 1993, 36). Diğerlerinden farklı
olarak Le Roy ise, 1758’de yayımladığı Les ruines des plus beaux monuments
de la Grèce (Yunanistan’ın En Güzel Anıtlarının Harabeleri) adlı eserinde,
Yunanlıların anıtsal mimarlığı Mısırlılardan miras aldığını savunuyor
ve anıtsal mimarlığın kökenini Mısır’a dayandırması dolayısıyla da
Piranesi ile bir noktada bağdaşmış oluyordu (Le Roy, 1758, 13; Wilton-
Ely, 2002, 17, 65). Piranesi’nin Roma mimarlığının köklerini Etrüsk ve
Mısır’a dayandırmasına yaslanan düşünce sistemi ise, mimarlık üzerine
görüşleriyle on sekizinci yüzyıl Romasında polemikler yaratan Fransisken
rahip Carlo Lodoli’nin (1690-1761) öğretilerinde destek buluyordu (Wilton-
Ely, 1993, 3). Lodoli, Roma medeniyetinin ‘Mısır kökenli’ olduğuna dair
inancını Piranesi’ninkinden daha keskin bir tarzda ifade ediyordu: Dorik
üslûbun Mısır üslûbu olarak adlandırılması gerektiği ve Toskana -Etrüsk
kastedilmektedir- üslûbunun Mısırlılar tarafından icat edildiği gibi
alışılmadık olduğu oranda tarihsel inanılırlık açısından iddialı görüşlere
sahipti (Memmo, 1833, 296-97; Rykwert, 1996, 322; Wilton-Ely, 2002, 21).
Lodoli’nin öğrencilerinden, İstanbul’da görevli İtalyan Büyükelçi Andrea
Memmo; Fenikeliler, Yahudiler, Etrüskler ile Yunanlıların mimarî tarzlarını
Mısırlılardan devralmış olduklarını iddia ediyordu (Memmo, 1833, 296-97).
Adı geçen kültürlerin etkileşimi hakkında on sekizinci yüzyılda başka
görüşler de bulunmaktaydı. Örneğin, mimarlık ve sanat tarihçileri Yunan
ile Roma’yı doğaya yakınlık açısından mukayese ederken, filozof David
Hume, arkaik çağın ardından “bilgelik, yeniden canlandırıldığında,
Yunanlılar ile Romalılar arasında çökerken giydiği o doğal olmayan
kılığa sokulmuştu”, diyerek bizzat Yunan’ı bir çöküşün başlangıcında
konumluyordu (alıntılandığı yer: Wind, 1968; 1980, 10). Rönesans
döneminden başlayarak ivme kazanan, kültür tarihinde Mısır’ı en yükseğe
yerleştiren ve Hume’un da paylaştığı bu anlayış (Bernal, 1987; 1998,
194-245), on sekizinci yüzyılda, merkezini Yunanistan’da konumlayan
bir tarih, estetik ve kültür anlayışıyla yan yana var olacaktı (Bernal,
1987; 1998, 280-7). Roma mimarlığının kökenleri tartışması da bu daha
geniş kültür ve tarih tartışması içerisinde yer alıyordu. Ancak, felsefe ve
ilâhiyat metinlerinin spekülatif çerçevesinde örülmüş olan genel kültür
ve tarih tartışmasının aksine mimarlık üzerine yazanların savları, çok
daha somut veriler üzerinden seyretmek durumundaydı. Arkeolojik
faaliyetin yaygınlaşması, bu zorunluluğu giderek vazgeçilmez kılıyor,
spekülasyondan uzaklaşılmasını gerekli hale getiriyordu. Paestum’dan
Herculaneum’a, ortaya çıkarılmakta olan ilk Roma arkeolojik alanlarının
yapı, oran, malzeme vb. mimarî verileri ile, yine on sekizinci yüzyıl
zarfında ilk keşif veya araştırmaları gerçekleştirilen Yunan kalıntıları ile
Mısır piramit ve heykelleri tartışmayı yönlendiren verileri oluşturuyordu.
2. Bu yazı yazarın 1999’dan beri eylem
araştırmacısı olarak çalıştığı ve/veya
yürüttüğü projelerden edindiği kazanım ve
bilgi birikimine dayanarak üretilmiştir. Gerçi bu verilere ilişkin bilgi yüzyıl zarfında da tamamlanmayacaktı.
Örneğin, estetik tartışmaları derinden etkileyecek olan, Yunan mimari ve
heykelinin renkli olduğu gibi bir gerçek ancak on dokuzuncu yüzyılda
anlaşılacak (ASM, 2006, 8; Sabatini, 2006, 393-407); Schliemann, bir
Mikenos mimarisinin varlığını ancak on dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru
keşfedecekti (Bernal, 1987; 1998, 496-498).
Piranesi’nin Mısır yanlısı yaklaşımının somut örneğini Roma
çeşmelerinden Aqua Felice’yi ele aldığında görürüz (Resim 1). Her üçünü
de kendisi kaleme alarak İtalyanca, Fransızca ve İngilizce olmak üzere
1769’da üç dilde yayımladığı Diverse Maniere d’adornare i cammini ed ogni
altra parte degli edifizi’nin (Şömineleri ve Binaların Diğer Bölümlerini
Süslemede Çeşitli Tarzlar), yine Piranesi’nin orijinal İngilizcesi ile başlığı
An Apologetical Essay in Defense of the Egyptian and Tuscan Architecture
(Mısır ve Toskana Mimarlığı Üzerine Bir Savunma Denemesi) olan
önsözünde Piranesi, Aqua Felice’yi aşağıdaki sözlerle betimliyor, Yunan
tarzıyla özdeşleştirdiği aslanları yererken Mısır tarzıyla özdeşleştirdiklerini
övüyordu:
[Mısırlıların] diğer eserleri yanı sıra aklımda, Roma’nın Felice su kemerini
süsleyen, hünerle doğadan kopyalanmış, bir başka deyişle Yunan tarzını
izleyerek çalışılmış diğer ikisinin yanında duran iki Aslan ya da Leopar
var. Mısırlı olanlarda ne haşmet var, ne ağırbaşlılık ve bilgelik, uzuvları
ne kadar bütünleşik ve mütenasip! Mimariyle uyumlu olan kısımlar nasıl
da beceriyle işlenmiş, uygun olmayanlar ise bastırılmış! Buna karşılık,
bütünüyle doğadan kopyalanmış olan ve sanatçının kaprisine göre istediği
pozu verdiği o öteki aslanlar, onlar burada ne arıyor? Onlar yalnızca Mısır
tarzındaki aslanların bu çeşmenin mimarisine kattığı müthiş etkiyi azaltmak
için oradalar; [...] (14). Diverse maniere’de Piranesi, Mısır arketip ve figürlerinden oluşan bir
tasarım anlayışına yöneliyordu. Seri, genel olarak Mısır figürleriyle
bezenmiş; zaman içinde sonradan gelen üslûpsal öğelerin Mısır kökenini
göstermeyi amaçlayan yaratıcı iç mekân tasarımlarını kapsamaktaydı.
Çizimlere, polemiğe yol açan ifadelerle dolu, Apologetical Essay eşlik
ediyordu. Apologetical Essay’in sonlarına doğru Piranesi, Yunan’ı
dışlamayan fakat Mısır ve Etrüsk temelli üslûp ilkelerine dayalı yeni
tasarım sistemini açıklıyordu. Aşağıdaki pasajda da ‘Toskana’dan, Piranesi
‘Etrüsk’ü kastetmektedir:
Sanatçılarımızın Dehası Yunan tarzlarına öylesine alçakça bir esaret
içerisinde midir ki, başka bir yerde güzel sayılanı Yunan kökenli değilse
örnek almaya cesaret edemesin? Fakat bu utanç verici boyunduruğu artık
üzerimizden atalım ve eğer Mısırlılar ile Etrüskler bize anıtlarında güzellik,
zerafet ve incelik sunuyorlarsa, onların stoklarından ödünç alalım[.] [Zira]
ötekilerden köleler gibi kopyalamak, mimarlığı ve asil sanatları acınacak bir
mekanizmaya dönüştürecek ve yenilik arayan kamuoyundan övgüden çok
yergi alacak, sanatçı hakkında en iyi izlenimi vermeyecektir- ki bir zaman
önce bir tasarımın iyi sayılabilmesi için eski bir eserden kopyalanmış olması
gerektiği düşünülüyordu. Hayır, onurunu korumak ve ün kazanmak isteyen
bir sanatçı eskileri sadakatle kopyalamakla yetinmemeli, onların eserlerini
inceleyerek yaratıcılığını, hattâ yaratıcı Dehasını göstermeli; Yunan, Toskana
ve Mısır tarzlarını basiretle birleştirerek kendine yeni tezyin türleri ve yeni
tarzlar bulmak için yol açmalıdır. İnsan idraki, mimarî eserlere yeni zerafet
ve incelikler ekleyemeyecek kadar kıt ve sınırlı değildir, yeter ki doğaya
yönelik özenli ve derin inceleme ile eski anıtların incelemesi bir araya
getirilsin (33).
Köken tartışmasında fikrini beyan eden tarafların ifadelerinden de
anlaşılacağı üzere on sekizinci yüzyılda köken ve estetik tartışmaları iç içe
geçiyordu. Köken tartışmalarının temeli estetik tartışmaya dayandırılıyor
ve en azından Yunancılar, ‘güzel’ Yunan’ı kopyalayan Roma’nın, bu
güzelliği adeta çirkinleştirdiğini öne sürüyordu. Piranesi’nin farklılığı
ise bu noktada kendini göstermeye başlıyordu: Roma’nın kökenini
Yunan’a değil Mısır’a dayandıran Piranesi, Mısır mimarisinin ‘yüce’
karakterinin Roma’ya miras kaldığını savunmaktaydı (Rykwert, 1980, 315-
17). Yüce’nin ise, dönemin estetik anlayışının temel kavramı olduğunu,
üslûplar hiyerarşisinde güzel’den yüksekte konumlamdırıldığını biliyoruz
(Kristeller, 1965, 166-74; Ek ve Şengel, 2007, 17-34; Kant, 1764, 1960, 45-116;
Burke, 1757, 1937, 49-73). Bir başka deyişle Piranesi, arkeoloji, dilbilim,
sanat ve mimarlık tarihi gibi bilimlerle birlikte estetik felsefeyi de üreten
on sekizinci yüzyılın 1750’li yıllardan başlayarak kristalleşen hiyerarşik
estetik bağlamında, Yunan’ın ‘güzellik’ini savunan Winckelmann ekolüne,
bu hiyerarşinin ‘güzel’in de üzerine yerleştirdiği ‘yüce’ ile cevap veriyordu.
Roma mimarisinin Yunan’ın değerlerini tam anlamıyla sürdüremediğini
öne sürenleri Roma ile Yunan’ın ilişkisizliği savıyla yanıtlıyordu, çünkü
Piranesi’ye göre aslen anıtsal olan Roma mimarisi Mısır’dan türemişti.
Anıtsal mimari gibi Mısır mimarisi de tanımsal olarak yüceydi.
Peki, neydi bu on sekizinci yüzyıl köken tartışmasının arka planı ve
Yunan-Mısır ayrımının öncesi? Köken tartışması, on sekizinci yüzyılda
başlayıp on dokuzuncu yüzyıl boyunca sürecek olan ulusal kültürün ulus
öncesi kaynaklarının saptanması ile ilişkiliydi ve ulusal mimarî tartışması,
arkeoloji biliminin doğup gelişmesi ile el ele gelişiyordu. Daha doğrusu,
sistematik arkeolojik faaliyetin başlamasını mimaride ulusal kültür
araştırmasının gelişim yönleriyle açıklayabiliriz. Akdeniz’in arkaik ve
antik uygarlıklarına uzak konumlanmış İskandinavya, Germen ve Britanya
kültürleri örneğin, kendi coğrafyalarında geçmiş kültürlerin izlerini
araştırmaya yönelirken, Roma’nın yörüngesinde yer almış orta ve güney Avrupa, kökenini en azından Roma’ya dayandırabilmenin rahatlığını
yaşıyordu (3). Ancak konu Roma öncesini kurmak olduğunda yukarıda
betimlediğimiz türden tartışmalar doğuyordu. Piranesi gibi İtalyanların
yanında yer alan, Roma’nın kültür ve mimarisini Yunan’a değil de başka
bir yere dayandırma konusunda elle tutulabilir en az iki gerekçe vardı:
Batı Avrupa’nın diğer yörelerinin aksine İtalyanlar, Yunan kültürüne
coğrafî yakınlıkları sayesinde Yunan mimarisini ilk elden görebiliyor, en
azından birçok görenin ağzından betimlerini alabiliyor, farklılık kanaatine
doğrudan varabiliyorlardı. Dahası, Paestum gibi, arkaik çağda İtalya’ya
gelen Yunanlı koloniciler eliyle kurulmuş, sonradan Roma egemenliğine
girdiğinde Roma mimarisi yönünde gelişmiş kentler vardı. Bunlar, iki
mimarî tarz arasındaki farklılıkları tek bir uzamda gözler önüne seriyordu.
İtalyanların durumu, örneğin, ancak on dokuzuncu yüzyılda, Lord Elgin’in
Parthenon tapınağından İngiltere’ye kaçırdığı heykelleri gördüklerinde
aşağı yukarı yüz yıldır besledikleri Antik Yunan estetik anlayışının tarihsel
hakikatle hiçbir bağlantısı olmadığını idrak eden İngilizlerden çok farklıydı
(Gurstein, 2002, 88). Piranesi gibi İtalyanların önünde duran ikinci kanıt
ise, Roma öncesine ait Etrüsk kalıntılarıydı. Bunlar, Yunan’dan türemiş
olamazdı. Dolayısıyla Piranesi, Etrüsk’ün kökenini araştırmaya girişiyor,
aldığı köklü eğitim sayesinde zengin bir tarihsel ve metinsel dağarcığa
başvurabiliyordu (4).
On sekizinci yüzyılda köken tartışması ile arkeolojinin ne denli içi içe
geçtiği konusunda olduğu gibi, İtalyanların nasıl bir doğrudan gözlem
erkiyle görüş ürettiğine belki de en iyi örnek, Paestum kalıntıları hakkında
türeyen polemikti. Yukarıda gördüğümüz gibi Winckelmann’ın Yunan
tezine asal dayanak teşkil eden Paestum’un keşfedildiği tarih tam olarak
bilinmemekle birlikte, 1750’den sonra bölgeye düzenlenen gezilerin
coğrafî olumsuzluklar ve korsan saldırılarına rağmen hız kazandığını
söyleyebiliriz (Rykwert, 1980, 268). Çok daha sonraları belirlendiği üzere,
Yunanlı kolonicilerce İÖ 600 civarlarında Poseidonia adıyla kurulan
mekân, iki yüzyıl sonra Lucania egemenliğine girmiş ve adı Paestum olarak
değiştirilmişti; İÖ 273’de ise Romalılarca kolonileştirilmişti. On sekizinci
yüzyılda keşfedildiğinde Yunan döneminden kalma üç Dor tapınağının
yer aldığı iki kutsal alan ile, Roma döneminde bu iki alanın arasında bir
forum da dahil olmak üzere geliştirilen kent nispeten iyi, incelenebilir
durumdaydı (5). On sekizinci yüzyılda yürütülen bilimsel inceleme gezileri
sonucunda, Winckelmann gibi pek çok yazar Paestum tapınaklarını ‘köken’
tartışmalarında gündeme getiriyordu. Bu yazarlardan biri olan Peder
Paoli, Paestum yapılarının ‘zarif Yunan mimarisi’nin ürünü olamayacak
kadar ‘bodur’ olduğunu iddia ediyordu. Winckelmann’ın naklettiği üzere,
Paoli’ye göre Paestum tapınakları ‘bodur’ ölçüleri sebebiyle ‘Oryantal’,
yani Etrüsk kökenliydi: Öyle ki, diyordu Paoli, ‘Vitruvius’un kanonlarında
rastladıklarımızdan bile daha bodurdur’ (Winckelmann, 1764, 30). Etrüsk
medeniyet ve mimarisini, arka planında Mısır medeniyetine yaslandığı için
‘Oryantal’ olarak betimliyordu.
Piranesi, Mısır’ı sadece Roma medeniyetinin kaynağı olarak öne sürmekle
kalmayıp, Mısır sanat ve mimarlığının zenginliğini görsel ve edebî
çalışmalarıyla da örneklendirmişti (Wittkower, 1975, 259-73; Penny, 1978,
15). Bu alanda polemik yaratan çalışmalarından biri, 1765’de basılan ve
Didascalo (kelime anlamı, ‘öğretmen’) ile Protopiro (kelime anlamı, ‘ilk
ateşleyen’) adlı iki hayalî düşünürün tartışması üzerine kurulu Parere su
l’Architetture’dir (Mimarlık Üzerine Düşünceler). Parere’deki diyalogdan
gerçek kimliği tartışma konusu olabilecek Didascalo’nun, Piranesi’nin
filozof arkadaşlarından birini; Protopiro’nun ise yine Piranesi’nin
3. Kuzeyin ulusal kültür köken arayışı ve
İtalyanlarla karşılaştırmalı okuması üzerine
bkz. Şengel, 2002, 8-9n.7, 10-11n. 10, 17-22,
38-39, 51-52, 74-75.
4. Aşağıda kronolojik düzende sıralananlar
Piranesi’nin eğitiminin yönlerinden
bazılarıdır: Piranesi eski Latin metinlerini,
daha çocukken amcası Kartüzyen
(Carthusian) rahip Angelo’nun anlattığı
hikâyelerden öğrendi. Mimar ve hidrolik
mühendisi dayısı Matteo Lucchesi’nin
yanında çıraklık yaptı; S. Simeone Piccolo
kilisesi tasarımında çalıştı; Tommaso
Temanza ile çalışma fırsatı buldu. Yine
Venedik’deki gençlik yıllarında Lodoli’nin
öğretileriyle tanıştı. Venedikli çizim uzmanı
Carlo Zucchi’den perspektif eğitimi aldı.
Sahne tasarımları üzerine çalışan Valeriani
kardeşler ile bir perspektif tekniği olan scene
vedute per angolo’yu icat eden Ferdinando-
Galli Bibiena’dan da perspektif eğitimi aldığı
düşünülmektedir. 1740’da Roma’ya giderek
önceleri Venedikli inşaatçı Nicola Giobbe’nin
bürosunda çalıştı. Giobbe, Piranesi’ye geniş
gravür arşivi ve kütüphanesini kullanması
için izin verdi. Yine Giobbe aracılıyla
Piranesi, dönemin ünlü mimarları Luigi
Vanvitelli ve Salvi ile tanışma fırsatını elde
etti. Ardından Sicilyalı gravürcü ve Filippo
Juvarra’nın öğrencisi olan Giuseppe Vasi’nin
stüdyosunda çalışarak gravür tekniklerini
öğrendi. Académie de France’dan Jean
Barbault, Laurent Le Geay ve François
Duflos ile Varie Vedute di Roma Antica e
Modern adlı ortak bir çalışma yaptı (Murray,
1971, 8; Penny, 1978, 5; Wilton-Ely, 1978, 10;
Wilton-Ely, 1993, 1-3, 9, 32 n.6, 8, 20; Wilton-
Ely, 2002, 5, 21). Fakat konumuz açısından
önemlisi, kanıtını, yazılı eserlerinde verdiği
referanslarda bulduğumuz geniş kitap ve el
yazması dağarcığıdır.
5. Yirminci yüzyılda ise Lucania döneminden
kalma freskolu mezar bulunmuştur.çevresinde yer alan ve yine gerçek kimliği tartışma konusu olan bir diğer
düşünürü temsil ettiği anlaşılmaktadır. ‘Didascalo’ düşünür ve Fransisken
rahip Lodoli’yi, Piranesi’nin öğrencilerinden biri olan Robert Adam’ı
(1728-1792) ya da Piranesi’nin kendisini temsil ederken, ‘Protopiro’nun,
Piranesi’nin karşı cephesinde yer alan düşünürlerden Pierre-Jean Mariette
(1694-1774), Laugier, Winckelmann veya Francesco Milizia (1725-1798)
yerine kullanılmış olabileceğini öne sürebiliriz (6). Didascalo’nun aksine,
Yunan’ın Prometeus’una gönderme yapan Protopiro adı ironik boyut
taşımaktadır. Söz konusu diyalogda Didascalo, mimarlıkta hayal gücünün
ve Piranesi’nin Mısır-Etrüsk güzergâhını izleyen ve baskın üslûplar
tarihi açısından ‘eklektik’ olarak betimlenen tasarım anlayışının önemini
savunurken Protopiro, Yunan mimarlığına hakim olduğunu düşündüğü
‘sade ve asil güzelliğin’, Roma mimarisine ve özellikle de ‘aşırı süslemeden
ibaret’ olarak tanımladığı Piranesi’nin mimarî yaklaşımına üstün olduğunu
kanıtlamaya çalışmaktadır (Parere, 102-14).
1769 tarihli Diverse maniere serisinde yer alan ve Etrüsk tarzını yansıtan
Resim 2’deki şömine örneği, Piranesi’nin Didascalo’nun ağzından
açıkladığı eklektik tasarım yaklaşımını örneklendirmektedir. Milizia’nın
Resim 3’deki çizimi ise Protopiro’nun savunduğu tarzı, Yunan sadeliğini
yansıtmaktadır. Bir diğer önemli nokta ise Piranesi’nin teorik çalışması
Parere’nin, bir restorasyon projesi olan ve gerçekleşmiş tek mimarî
çalışması Santa Maria del Priorato (1764-1766) ile aynı döneme denk
gelmesidir. Bu örtüşmeden hareketle Priorato’nun ‘yenilenme’ projesini,
Piranesi’nin ‘Mimarlık Üzerine Düşünceleri’nin uygulamaya konulmuş
hali olarak düşünebiliriz.
Nitekim Priorato’nun küçük meydanını çevreleyen duvarlarda aralıklarla
yerleştirilmiş ve Piranesi tarafından tasarlanan Mısır obelisklerine
rastlamaktayız (Wilton-Ely, 1993, 55-56) (Resim 4). Bu örneklerde de
görüldüğü gibi, Piranesi’nin tasarımları gerçekten ilk bakışta ‘eklektik’
birer görüntü arz etmektedir. Ancak, Piranesi’yi eklektik bir üslûbun
temsilcisi olarak betimleyip bırakmak hatalı olacaktır (7). Farklı dönem
ve kültürlerin tasarım öğelerini yan yana getirişini daha çok, mimarlık
tarihine, tarz ve üslûpların etkileşim silsilesine ait görüşünün ifadesi
olarak ele almak gerekecektir. Bu silsileyi Piranesi, Mısır: Etrüsk: Roma
şeklinde düşünüyor, bu çerçevede Roma mimarisinin kökenlerini yukarıda
gördüğümüz Peder Paoli gibi ‘Oryantal’ olarak betimliyordu. Slavoj
Zizek’i izleyerek tarihselciliği ‘aynı temel üzerine inşa edilmiş sonsuz bir
ikame’ zinciri olarak tanımlarsak (Zizek, 2000, 112), Piranesi için Mısır,
kurmakta olduğu tarihselci mimarlık tarihinde temeli oluşturuyordu.‘Oryantal’ betimini günümüzde kullanıldığından farklı, örneğin Edward
Said’in (1978; 1995) tüm tarihe atfettiği, bir yandan ‘nenleştirici’, öte
yandan ‘temellük edici’ anlamının dışında, olumsuz yargı içermeyen bir
kozmografik yaklaşımla kullanıyordu. Bu bağlamda, aşağıda göreceğimiz
ve Doğu’dan nefretle bahseden bir David Roberts’den (1796-1864) kökten
farklı bir tarih ve tasarım anlayışının izini sürüyordu.
FULL TEXT (PDF):
- 2
27-51