Journal Name:
- Kaygı: Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi
| Author Name |
|---|
Bookmark/Search this post with
Abstract (Original Language):
Genel anlamda globalleşme konusunun çoğunlukla sosyolojide, sosyal ve
kültürel kuramda önemi arttığından ve globalleşmeyle ilgili tartışmalarda geliştirilen
perspektifler çeşitli entelektüel alanlar üzerinde etkide bulunduğundan dolayı, kimi
temel sorunlara dikkat çekme gereği de giderek artmaktadır. Burada böyle bir sorun,
muhtemelen de en merkezi olan, tartışılacaktır. Bu da globalleşmenin bizatihi kendisine
atfedilecek olan anlamdır.
Globalleşmeyi, geniş-ölçekli pek çok fenomene gönderimde bulunarak –örneğin,
mikrososyolojik ya da belki yerel perspektiflere sahip olanların aksine büyük
makrososyolojik problemlerle ilgilenen sosyologların tarafgirliğinde olduğu gibioldukça
üstünkörü biçimde düşünen aşikar bir eğilim söz konusudur. Bunun çok
yanıltıcı olduğunu düşüyorum. Bu eğilim, bu kavramı kültürel olarak homojenleştirici
güçlerin bütün diğerleri üzerindeki zaferini ihtiva eden gelişmelerle ilgiliymiş gibi gören
‘globalleşme hakkındaki mitoloji’nin (Ferguson, 1992) bir parçasıdır. Globalleşmeye
ilişkin bu bakış açısı, çoğu kez, ‘daha büyüğün daha iyi’ olduğu, yerelliğin, hatta tarihin
yok edildiği vesaire görüşü gibi eşit ölçüde kuşkulu başka isnatları ihtiva eder. Bu tür
globalleşme anlayışlarının aslında disipliner bilgeliğin bir parçası haline gelmesiörneğin
sosyoloji metinleri genel olarak globalleşmeye dönük bugünkü ilgiyi
yansıtmaya başladığında, bu metinlerin globalleşmenin özel bir sosyolojik ilgi alanına
işaret etmesi, fakat bunun da ancak sosyologların sahip olabilecekleri bir tür ilgi olması
ve bu ilginin mikrososyolojik ya da yerel konulara ilgisizliği ihtiva etmesi yönünde pek
çok tehlike söz konusudur.
Tüm bunlarda halihazırda kaydadeğer bir karmaşa sorunu mevcuttur ki bu
karmaşa kısmen sosyoloji müfredatını ‘uluslararasılaştırma’ –kültürel ve antietnosentrik
olarak yayma- yönündeki çok sayıda girişimde ortaya çıkar. Bu tür bazı
girişimler daha da ileri giderek, disiplin pratiğini evrensel bir boyutta gittikçe
ulaşılabilir hale getiren, evrensel bir sosyoloji şeklinde düşünülen global bir sosyoloji
önerirler. Aslında, global sosyoloji yönündeki bu teşebbüslerden bazıları, yerli
sosyolojileri global bir sosyolojiye dahil etme temasını bir zorunluluk haline getirirler.
Gerçekten de, ‘yerli’ sosyolojileri onaylayan ve gerektiren bir sosyoloji olarak global
sosyoloji problemi, doğrudan doğruya, daha öncesinde gönderme yapmış olduğum
analitik konuyla paralellik gösterir. Bu da globalleşme kuramında homojenleştirici ve
heterojenleştirici itkiler arasındaki ilişki problemidir. Birçok sosyolog, sosyolojinin
Global Modernities [edited by Mike Featherstone, Scott Lash and Roland Robertson, SAGE
Publications, 1997, London] in 25-44 sayfa aralığından tercüme edilmiştir.
Glokalleşme: Zaman-Mekan ve Homojenlik-Heterojenlik
186 2011/17
‘uluslararasılaştırılmış’ ve ‘etnisiteden arındırılmış’ olması gerektiğine katılmaktan
memnundur- ya da en azından isteksiz değildir, fakat onlar, görünüşe bakılırsa, ampirik,
tarihsel olarak oluşmuş, kendi başına global alana ilişkin doğrudan ve ciddi bir
incelemeye girişmeye çok daha az meyillidirler. (Robertson, 1992b, 1993).
Globalleşme kavramını doğrudan sosyal kuram içine dahil etme ihtiyacı, aşağıda
belirtilen düşüncelerden doğar. Globalleşme üzerine yapılan konuşmaların çoğu, tıpkı
son yıllarda dünyanın çeşitli yerlerinde gözle görülür bir şekilde yükselen çeşitli etnik
milliyetçiliklerde sergilendiği gibi, geniş-ölçekli olanları da dahil olmak üzere genel
olarak yerelliği bastıran bir süreç olduğunu varsayma eğilimindedir. Bu yorum, iki şeyi
göz ardı eder. İlk olarak, yerel diye adlandırılanın büyük ölçüde yerel-ötesi ya da
yerelaşırı bir temel üzerine inşa edildiği boyutunu göz ardı eder. Başka bir deyişle
yerellik teşvikinin çoğu gerçekte yukarıdan ya da dışarıdan yapılır. Sıklıkla yerel olarak
deklare edilenlerin çoğu aslında yerelliğin genelleştirilmiş tarifleri açısından ifade
edilen yereldir. Hatta görünürde işleyen somut hiçbir tarifin olmadığı durumlarda bile –
çağdaş milliyetçiliğin daha saldırgan bazı biçimlerinde olduğu gibi–hala işbaşında olan,
ya da ben öyle zannediyorum, yerel-ötesi bir faktör vardır. Burada yalın bir biçimde,
çağdaş etnisite ve/veya ulusallık iddiasının, kimliğe ve tikelliğe ilişkin global terimler
içerisinde yapıldığını öne sürüyorum. (Handler, 1994)
İkincisi, mekansal düşüncelere dönük giderek artan bir ilgi ve insan yaşamının
zamansal ve mekansal boyutları arasındaki sıkı bağlara dönük yoğun bir dikkat söz
konusuyken, bu düşünceler şimdiye kadar globalleşme tartışması ve ilgili konular
üzerinde neredeyse yok denecek kadar az göreceli bir etki yaratmıştır. Özellikle zaman
ve mekân tartışmasını zorlu evrenselcilik ve tikelcilik sorunuyla ilişkilendiren çok az
sayıda girişim olmuştur. Postmodernlik temasındaki ilgi, ‘evrensel zaman’la ilgili temel
düşüncenin sözümona zayıflıklarına ve ‘tikel mekan’ın çok daha fazla dikkate alınması
gerektiği iddiasının gelişmesine daha çok dikkat gerektirmiştir; fakat eğilime karşı
durmada birkaç önemli çabaya karşın evrenselcilik devamlı olarak tikelcilikle karşıt
hale getirilmektedir (1950’lerde ve 1960’larda toplumsal modernleşmeyle ilgili eski
tartışmalardaki nitelendirmelerle bir hizada). Şu sıralar mekâna yapılan vurgu,
çoğunlukla zamansal faktörlerin bir eksilmesi şeklinde yapılır.
Elbette ki ‘zaman-mekan’a, Giddens tarafından ve onun yapılandırma kuramıyla
ilgili tartışmalarda bir hayli dikkat çekilmiştir, fakat bu tartışmanın önemli bir kısmı,
somut sorunlara görece daha az dikkat çekilerek, soyut terimlerle yürütülmüştür. Buna
rağmen, burada değerlendirilen sorunsalın önemli bir boyutunu Giddens resmetmiştir.
Giddens (1991: 21), genel bir biçimde globalleşme kavramının en iyi zaman-mekân
uzaklaşmasının temel yönlerini ifade edecek şekilde anlaşılacağını savunur.
Globalleşme, varlığın ve yokluğun kesişmesiyle, sosyal olaylar ve sosyal ilişkilerin
yerel kontekstüalitelerle ‘belli bir mesafede’ birbirine geçmesiyle ilgilidir.
Giddens (1991: 22) ‘globalleşme, ayrılmış ilişkinin bir kutbundaki olaylarının
çoğu kez diğer bir kutbunda farklı, hatta karşıt olayları meydana getirdiği diyalektik bir
fenomen olarak anlaşılmak zorundadır’ diyerek devam eder. Globalleşmenin ‘varlığın
ve yokluğun kesişmesi’ni ihtiva ettiği düşüncesi her ne kadar kavrayışlı ve faydalıysa
da, benim görüşüm odur ki Giddens ‘farklı, hatta karşıt olaylar’ın uzantısından söz
ettiğinde belirli ölçüde eski düşünme tarzlarına esir olmaktadır. Bu da ‘global-lokal’
Glokalleşme: Zaman-Mekan ve Homojenlik-Heterojenlik
2011/17 187
temasının karmaşıklıklarını tamamıyla ele geçiremeyen bir ‘etki-tepki’ ilişkisine işaret
eder görünür.
Buradaki belirsizliklerin bir kısmı, ‘küresellik’ teriminin yerine ‘küreselleşme’
terimini kullanma eğiliminden –modernliğin bir sonucu olarak küreselleşme
düşüncesinde olduğu gibi– kaynaklanmış olabilir (Giddens, 1990). Gerçekte modernlikgloballeşme
birleşimi kendi içinde, sosyal ve psikolojik bir durumun süreçsel ve
zamansal bir sonucunu telkin eder, oysa modernlik kavramıyla küresellik kavramının
yan yanalığı, doğrudan doğruya, görünüşte farklı olan iki durum kümesi arasındaki
ilişki sorununu açığa çıkarır. Bu açıdan bakıldığında mekan konusu, daha açık seçik ve
bağımsız olarak, küresellik kavramı üzerinden ortaya konur. Modernlik düşüncesi
genellikle zamansal, tarihsel tarzda kuramların ve temel deneyimlerin ana hatlarıyla
homojenleşmesini telkin eder. Fakat modernliğin gelişmekte olduğu bir takım özel
alanlar olduğu yönünde gittikçe artan farkındalık söz konusudur.
Bu çalışmanın başka bir yerinde Therborn, modernliğin nispeten özerk bir
biçimde geliştiği Avrupa’dan başka, üç büyük bölgeyi belirler: modernliğin varolan
halkların katlinin sonucunda geliştiği Yeni Dünya; modernliğin, tehdit edici bir dışsal
meydan okumaya karşı bir tepki olarak ortaya çıktığı Doğu Asya; ve modernliğin büyük
ölçüde sömürgeleştirme ya da emperyalizm ile empoze edilmiş olduğu Afrika’nın
büyük bir bölümü. Modernliğin bu tür bir ‘dekonstrüksiyon’unda içerilen bakış açısı –
ya da en azından onun kavramsal ve empirik farklılaşmasında–küresellik başlığı altında
mekân ve coğrafyanın görece bağımsız anlamının kesin kabulüne götürür. Küresellik
üzerine vurgu, globalleşmenin yalın bir biçimde modernliğin bir sonucu olduğu
önermesinin zayıflıklarından kaçınmamızı mümkün kılar. Özelikle küresellik ‘genel
modernlik’in yayılmasını kolaylaştıran genel bir durumdur, bu açıdan küresellik,
coğrafi olarak ayrı ‘uygarlıklar’ın iç içe geçip etkileşmeleri açısından düşünülür.
Bu tartışmada en önemli argüman, bu yüzden heterojenleşmeye karşı global
homojenleşmeyle ilgili tartışmanın ötesine geçilmesi gerektiği iddiasını merkeze alır.
Bu bir ya homojenleşme ya da heterojenleşme sorunu olmaktan ziyade, bu her iki
eğilimin de geç-yirminci yüzyıl dünyasının büyük bir bölümü boyunca yaşamın
belirleyici özellikleri haline geldiği durumlara ilişkin bir sorundur. Bu bakış açısında
problem homojenleştirici ve heterojenleştirici eğilimlerin karşılıklı olarak ilişkili olduğu
durumları ayrıntılı bir biçimde açıklama haline gelir. Bu gerçekte ilk etapta
düşünülebilecek olan bir empirik problemden çok daha fazlasıdır. Çağdaş yaşamın
çeşitli alanlarında –ki bazıları sonraki sayfalarda tartışılacaktır- homojenliği
heterojenlikle ve evrenselciliği tikelcilikle birleştirmek üzere sürüp giden, planlanmış
girişimler söz konusudur.
Bu bağlamda akademik disiplinlerin ‘gerçek yaşam’ın gerisinde kaldığı
durumdan söz edilebiliriz. Aynı zamanda elbette ki, ‘gerçeklik’in bu özelliklerine ilişkin
(teori ve gerçeklik arasındaki ayrımın, aşırı derecede problematik ve, inanıyorum ki,
nihayetinde savunulmaz olduğunu kabul ederek) analizler ve yorumlar yapmamız
gerekir. Akademik/entelektüel söylemin dışında evrensel ve tikel olanın
birleştirilebildiği ve birleştirilmesi gerektiğini sorgusuz sualsiz kabul eden birçoklarının
olduğunu göstermeyi umuyorum. Onlar için sorun şudur: bunlar nasıl ve ne şekilde
sentezlenmelidirler? Onların birbirleriyle ilişkilenip ilişkilenemeyeceği değildir sorun.
‘Olup olmadığı’ndan ziyade ‘nasıl olduğunu’ anlamak için, neyin gerçekte ‘olup bittiği’
Glokalleşme: Zaman-Mekan ve Homojenlik-Heterojenlik
188 2011/17
yönündeki soruya daha doğrudan bir biçimde bakmamız gerekir. Bu soruyu sormak,
bazılarının da pekala düşünebileceği gibi, örneğin burada glokalleşme olarak
adlandırdığım şeyin stratejilerinin hizmet ettiği ilgilerle alakalı ‘eleştirel’ bir doğası olan
sorunlara kayıtsız kalmayı gerektirmez; çünkü özellikle, ara ara vurgulayacağım üzere,
glokalleşme stratejilerinin kendileri -en azından bu tarihsel anda ve öngörülebilir
gelecekte- tikel referans çerçevelerinde temellenmektedir. Glokalleşme stratejilerinin
tam anlamıyla sürdürülebileceği uygulanabilir ve pratik hiçbir Arşimetçi dayanak
yoktur. Buna rağmen biriciklik beklentisinin gittikçe kurumsallaştığı ve global olarak
yaygın hale geldiği bir dünyada yaşıyor görünüyoruz.
FULL TEXT (PDF):
- 17
186-203